Saturday, April 11, 2009
Uğur Yücel ile futbol, sinema ve hayat üzerine
Onu tanıtmak için filmlerini saymanın ya da ödüllerini alt alta dizmenin bir anlamı yok. Zaten o da bunlarla tanımlamıyor hiç kendisini. Bir Boğaz köylüsü olduğunu söylüyor. Canlandırdığı her rolle ya da daha doğru bir ifadeyle girdiği her kimlikle gönlümüzde daha da parlayan bir yıldızdan bahsediyoruz. Sokaktaki insana da konservatuar öğrencisine de sorsanız, her zaman en iyi oyuncular listesinin baş sıralarında yer alır. Üstelik sadece oyuncu değil, aynı zamanda yönetmen, müzisyen ve yazardır. Fakat bunların çok göz önüne çıkarılmasını da sevmez. Yıldırım Türker'in deyimiyle "Dünyanın her halini ve anını alınarak yaşayan" bir buralıdır. Sohbeti de sanatçılığı gibi doğal, samimi. Büyük ustayla futbol-sinema-hayat ekseninde sohbet ettik.
Röportaj: Cem Zamur / TamSaha
Fotoğraflar: Ziynet Özen
Futbolla ilk teşrik-i mesainiz nasıl ve hangi şartlarda oldu?
Mahallede. Sokakta ayaklarının üstünde duran her çocuk topa vururdu. Bizim evin üst katında balkon vardı ve ilk topa o balkonda vurmuştum galiba. İlk maç yaptığım arsa hâlâ boş, ama top oynanmadığından iyice engebeli. Çivili ayakkabı geyiğine hiç girmemeyim. Kramponlu ayakkabılarda yüzlerce çivi olmaz mıydı ama?
Nakkaştepe'de mezarlık manzaralı toprak saha vardı. Kuzguncuklu gençlerle orada top peşinde koşturduğunuz oldu mu?
Olmaz olur mu? Her gün maç yapardık arsalarda. Biz yukarı mahalleliydik. Maçlarımızı dereboyunda yapardık. Ama o sahada "Kuzguncuk Kupası"nı kazanmıştı bizim takım. Yenilmez armada 11 Yıldız'ı yenmiştik. İddiasız gözüken bir takımdık ama şampiyon olduk. İki takım arasında Kocaeli-Galatasaray gibi bir fark var. O saha küçüktür. Altı kişilik takımlar. Neyse, biz şaşkınız, 11 Yıldız'ı yeniyoruz. Gol attıkça şaşırıyoruz. Galip geldik. En görkemli anım budur o sahaya dair. Ha bir de sahadan yokuş aşağı, Gazhane'ye doğru usturuplu inersen, ilk gençlik flörtleri için sota yerdir.
Edep, saygı eğlence kalmadı
Kendinizi bir "Boğaz köylüsü" olarak tanımlıyorsunuz, bir "Boğaz köylüsü" futbola bakınca neler görüyor şu anda?
Eski adamlar gibi konuşacağım ama edep, saygı, eğlence kalmadı. Spor gibi değil. Başka bir şey şimdi. Dünyada garip bir seyirci yarattılar. Tribünlere karşılaşma izlemeye değil, kafayı yarmaya gidiyor milletler...
Peki, Kuzguncuklu biri niçin Beşiktaşlı olur, atadan deden kalan bir miras mı söz konusu, yoksa düşünerek, ikna olarak, yürekten bağlanılan bir vecd hali mi?
Babadan gelme. Benim oğlum da Beşiktaşlı oldu. Ama eşimin teyzesinden dolayı. Teyzemiz maçları da kaçırmaz televizyonda... Net hatırladığım bir şey var. Belki 4 yaşında filandım, bana forma giydirmişlerdi babamın arkadaşları ve Mithatpaşa'ya götürmüşlerdi. Tribüne bir futbolcu geldi, beni tribünden alıp kucakladı, öptü ve tekrar babama verdi. Yıl 1961-62 filan. Evet, golcü Güven Önüt'tü bu futbolcu. Benim bu anlamda ilginç bir kaderim var. İzci takımının da maskotu yapmışlardı beni. Çok ciddi bir çocuktum. Gerçekten uygun adım yürürken bütün ahali çığlık atardı. Bak nerelere gittik.
Çocukluğunuzda eski adı Marko Paşa İlkokulu olan, Kuzguncuk İlkokulu'nda okumuşsunuz. Harika manzaralı yerlerde okuyup, yaşayıp, top oynamışsınız. Şimdinin çocukları için bu top oynama/oynayamama durumunu değerlendir misiniz?
Ne yazık ki Kuzguncuk'ta oturmuyorum artık. Oraya gitmek bana keder veriyor. Neredeyse sülalemizin bütün büyükleri Nakkaştepe'de yatıyor. Bana köyüm kabristan gibi geliyor. Çocukların topla ilişkisi elbette farklı şimdilerde. Bizim oyuncaklarımız şimdiki gibi akılları baştan çıkaracak güzellikte değildi. Play station karşısında transa giriyorlar. Biz yırtık pırtık toplarla oynardık. Hele bir de forma bulduysak, koruda maça çıkmak Wembley'e çıkmak gibiydi. Biz eve acıkıp geberince girerdik. Oysa onların evden çıkmamaları için bir sürü nedeni var.
Oğlunuzla baba-oğul top oynamışlığınız var mı?
Ona topa vurmayı ben öğrettim. Karşılıklı çok top oynadık. Bu arada oğlum 24 yaşında. Tam kafa arkadaşım. Beşiktaş semtine de çok takıldı büyürken. Eski-yeni karşılaştırması yapılıyor bu sorulara cevap verilirken ister istemez. Ben oğlumun jenerasyonunu beğeniyorum. Sorunum siyasi sistemlerle ilgili.
Spor medyasını takip ediyor musunuz, var mı öyle "Arada muhakkak okurum" dediğiniz spor basınından kalemler?
Spor sayfalarına biraz uzak duruyorum galiba. Agresif manşetleri, ırkçı dilleri var. Ama yorumlarını okuduklarım var. İlk aklıma gelenler, İbrahim Altınsay, Mehmet Demirkol, Uğur Meleke. Farklı yazıyorlar ve futbolu yazmaktan keyif alıyorlar. Lezzetli ve bilgili yazılar.
11 mekanik adam, lezzetsiz futbol
Eduardo Galeano şöyle bir lâf etmiş 2006 Dünya Kupası'ndan sonra; "Kim olduğunu hatırlamadığım biri 2006 Dünya Kupası'nı şöyle özetliyor: Oyuncular hâl ve tavırlarıyla örnek insanlar. İçki içmiyorlar, sigara kullanmıyorlar, futbol oynamıyorlar." Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz, gerçekten futbol değişik bir şey olmaya doğru mu gidiyor?
Eğlenceli biri bu lâfı eden. Sahiden bazı maçlar ne kadar katı ve oyunsuz geçiyor. Lezzetsizliği kastediyorum. Fakat taktik-zekâ şimdi farklı. Eskiden yine topla oynanırdı, ama şimdi futbolcu bir an önce topu en doğru yere uzaklaştırmak zorunda. Eskiden her türlü stilde oynanırdı top. Cambazlara rağbet büyüktü. 11 futbolcu birbirinden farklıydı oyun türü açısından. Şimdi bazen 11 mekanik adam görüyorsunuz. Top cambazı koşmuyorsa, doğru yerlerde, doğru zamanda olmuyorsa ve ciğeri ağzında dolaşmıyorsa kulübede oturuyor. Bu arada Manchester United ve Barcelona'yı tutuyorum. Fakat son zamanlarda en etkilendiğim takım Metalist Kharkiv oldu. Bilmem futbol adamları katılır mı buna? Büyük bir takım olmayabilir dünyada, ama izlemesi çok zevkliydi. Beşiktaş'ı ezmişti. Zaten deprem yarattılar o zaman. Yeniliyor olsanız bile karşı takımın oyunundan haz almalısınız. Eğer hakkıyla ve üstünlükle oynuyorlarsa. Sporseverlik budur.
Hülya Koçyiğit'in de Kuzguncuklu olduğunu biliyoruz. Selim Soydan'la evlendiğinde mahallenizde "Kızımızı Fenerli topçu aldı" durumları oldu mu?
Hülya Koçyiğit mahallemizin kızı olmaktan erken çıktı. O hepimizin hayranlık duyduğu bir yıldızdı biz büyüdüğümüzde. Hayranlık duyulan bir artist kimle evlenirse evlensin taraftarlarını üzer.
Yazı-Tura'daki karakterlerinizden birinin ismi Şeytan Rıdvan'dı. Neye göre verdiniz o ismi? Olgun Şimşek'in sarışın olmadığı da malûm ama niye Sarı Fırtına değildi örneğin o karakterin ismi?
Karakteri yazarken Olgun'u düşündüm. Olgun da futbolculardan en çok Rıdvan Dilmen'e benziyor fiziksel özelliğiyle. Bir de büyük futbolcular sadece takımlarının değil, her futbolseverin göz bebeğidir.
Adana ve İzmir gibi illerden Süper Lig'de takım yok, sizce neden ve olsa nasıl olur?
Eskiden İzmir takımları fırtına gibiydi. Gözüm arıyor. Karşıyaka'ya sempati duyardım. Ama Altay bambaşkaydı. Siyah-beyaz bir kere. Adanaspor, Adana Demirspor dişli takımlardı. Doğrusu iyi sahaları olan takımların sayısı fazlalaşsın da hangi şehir olursa olsun. Ben futbolu tad almak için seyrediyorum. İyi kamera açıları olmayan bir maçı izlemek bile istemiyorum.
Zamanında örnek aldığınız veya çok sevdiğiniz futbolcu ya da futbolcular var mıydı?
Yoktu. Örnek alacak kadar futbol düşkünü değildim. Küçük yaştan beri sahne adamı oldum. Yusuf Tunaoğlu'nun yeri bence Brezilya Ligi'ydi. Metin Oktay'ı takdir ederdik. Mustafa Denizli de özel bir stildi. Çocukluğumdan söz ediyorum. Sonra da sevdiğim futbolcular oldu.
Peki, sahne adamı olma yolunda hangi aktörleri-oyuncuları beğenirdiniz, örnek alırdınız?
Küçükken Sadri Alışık'ı beğenirdim. Hem güler hem ağlardık ona. Vahi Öz. Tiyatro okulu döneminde Müşfik Kenter'i örnek alırdık. Zeki Alasya-Metin Akpınar'ın, daha doğrusu Haldun Taner'in kabaresine özenirdik. Ahmet Gülhan'ın özellikle sinirli oyunlarına çok gülerdim. Ayşen Gruda, Perran Kutman. Tabii ki Adile Naşit. Münir Özkul. Ben Ulvi Uraz, Muammer Karaca'ya da yetiştim çocukken. Hatta Dümbüllü İsmail. Nejat Uygur, Erol Günaydın, Gazanfer Özcan... Bak saymaya başladın mı tehlike ortaya çıkıyor. Birden çok sevdiği isimleri de unutuveriyor insan. Yetişkinliğimizde Şener Şen belirdi ve galiba onunla beraber de bir şeyler değişmeye başladı. Ohoo! Bayağı ciddi bir tarihe tanık olmuşuz baksana...
Futbola dönersek, şimdilerde dikkatinizi çeken futbolcular kimler?
Beşiktaş'ta Nobre sahadaki arzusuyla takdir ediliyor. Tello da Denizli'yle yeteneğinin tadını çıkartmaya başladı. Delgado antremanda büyülüyordur herkesi herhalde. Sahne adamlarında da vardır aynı hastalık. Provalarda harikadır, seyirci gördü mü tanınmaz hale gelir. Belli ki büyük yetenek ama hiç doyum aldığımız olmadı maçlarda adamdan. Yerli futbolcularınsa temel sorununu yıllar önce Daum söylemişti. Ben tekrar etmeyeyim.
Hiç aklımızdan çıkmayan bir replik ve oyunculuğun önemli bir sacayağı var. Senaryosunu da yazdığınız Karanlıkta Koşanlar'da Nevzat şöyle bir cümle ediyordu: "En tehlikeli deli, hayatı idare edebilendir. Bak bize, hayat ağır geliyor, idare edemiyoruz, dağılıyoruz." Orada o duygunun gerçekliğini gözlerinizle öyle bir vermiştiniz ki, en unutulmayan oyunculuk gösterilerinden biridir. Buradan hareketle sormak istiyorum; hem oyunculuk anlamında hem bir futbol oyuncusunun gösterdiği performans anlamında, sizin için en unutulmaz pasajlar nelerdir?
Bravo ne bellek be kardeşim! Kendime dair detaylar hatırlamıyorum. Futboldan da. Ha! Sergen'den güzel jenerikler var... Chelsea'ye attığı gol mesela. Bende en çok iz bırakan oyuncu da Marlon Brando olmuştur. Kendimle ilgili en iyi bulduğum oyunculuk örneği Alacakaranlık dizisindeki bazı sahneler olmuştur. Tahir Kemal benim en iyi oynadığım, hatta tek iyi olduğum karakterdi.
Tahılla beslenmiş futbolcular bize mi denk geliyor?
Beşiktaş'ı ne kadar yakından takip ediyorsunuz, tebdil-i kıyafet maça gider misiniz?
Çok ender olarak maça giderim. Beş yılda bir-iki kez mesela. Vaktim uygun düştüğünde televizyonda her maçını izlerim Beşiktaş'ın. Fakat bana mı öyle geliyor bilmiyorum, bizim takımın ezeli bir şapşallığı var. Acaba seyircisinin sahaya çok yakın ruhta olması mı bilmiyorum. Ben geçenlerde Fenerbahçeli arkadaşlarımın isteğiyle ilk kez maça gittim. Fener maçına. Seyirci Çamlıca Tepesi'nden bağırıyor gibi. Uzaktan geliyor her şey. Galatasaray da öyle. Fakat Beşiktaş seyircisi bağrı yanıklar ordusu, adamların sesi futbolcuların ayaklarına kadar gidiyor. O mu şapşallaştırıyor futbolcuları bilmiyorum. Hep tahılla beslenmiş futbolcular mı bize denk geliyor anlamadım. Golü çakıyorlar sonra "Hadi abi bir de siz atın ya!" diye bekliyorlar. Biz çocukken zayıf takımlara gol attırır, sonra da çıkaramazdık gollleri. Tam züğürt mahalle takımları gibi. Bu ezelden beri böyledir. Bak gittikçe sinirli bir taraftar olarak gözükmeye başladım... Hadi bir de akıl verelim, orta sahada Fabian deli gibi çalışıyor ama 70'te bitiyor. O kadar yalnız ki.
Sinema-futbol ilişkisini nasıl görüyorsunuz, var mı bağlantı noktaları? Son olarak Kusturica, Maradonalı bir film yapmıştı, sizce nasıl bir futbol filmi ilginç olabilir?
Özellikle "tür" (genre) filmleri kahramanlar üzerine kuruludur. Bütün bol seyircili filmlerin dramatik yapısı güçlüdür. Ya da öyle olmak zorundadır. Aslında spor filmleri zafere giden engebeli ve zor yollarla örülmüştür. Sonunda sporcu ölür ya da kalır. Ama her halükarda zafer kazanıp ölür değil mi? Bu nedenle olay örgüsünün gelişimine uygundur spor filmleri. Kusturica yapıyla çok ilgilenmez. Sanırım Docu-Drama gibi bir şey olacaktır. İyi bir yönetmen Kusturica. Filmi merak ediyorum.
Televizyonlarda birçok futbol programı var. Oralarda da oyunculuk gösterileriyle karşılaşıyor musunuz?
Spor programı ender olarak izlerim. Maraton denk gelirse bakıyorum. Bence program açılışlarında Toroğlu biraz daha zor durumda bırakmalı Büyüka'yı. Reytingleri artar. Aslında açıkçası ikisinin de fikirleri cazip değil. Tek başına çok özellikleri yok, ama drama açısından baktığımızda karşıtlıkları çok ve her dakika biri zor durumda kalıp yumuşatmak zorunda kalıyor. Tam patavatsız Karagöz ve idare-i maslahatçı Hacivat. Bazı yorumcularsa sahiden asap bozucu. Kafalar boyundan sağa-sola sallanıyor bazısında. N'aaaber ifadesi yüzünde. Adamın konusu futbol, bir de gazetede yazıyor üstelik. Yabancı futbolcuların adlarını söyleyemiyor. Babacım senin başka işin yok ki. Spor yazarısın. Milyonların karşışına çıkıp "O şey var ya Berezilyalı şey, ık pık!" Başkası söyleyiverecek sanıyorsun, öbürü de "Abi o Berezilyalı değil. Şeyli yaaa! Hay allah Portekizli!.. Neydi hocam? Jaba mıydı? Yok hocam Yaba!" Pişkin bir cehalet değil mi bu muhabbet?
Oyunculuğu "Elinizde keman kutusuyla dolaşmak" diye tanımlıyorsunuz. Bir anlamda futbolculuk da öyle mi?
Bu sözü galiba yönetmenlikle oyunculuğu karşılaştırdığımda söylemiştim. Evet, futbolculuk da öyledir. Ama yönetmenlik sırtında senfoni orkestrası taşımak gibi. İster film yönet ister takım. Öyledir.
Bir röportajınızda aktörlükten koptuğunuz günlerle ilgili, "Aktör olarak istediklerimi yapamıyordum, ama nasıl yapılacağını biliyordum" diyorsunuz. Bu bir anlamda teknik direktörlüğü hatırlattı bizlere. Siz böyle bir benzerlik kuruyor musunuz zaman zaman yönetmenlerle teknik direktörler arasında?
Çok benzerlikler vardır. Biz de kamp yaparız. Ön hazırlık bizim için de çok önemlidir. Program, strateji üzerinedir işimiz. Motivasyon, bizde de çok önemlidir. Bir film ya da oyun boyunca her şey yolundaysa, birkaç kez gol sevincine benzer sahneler attırırsınız. Tabii ki yenilgi-beraberlik-galibiyet üçgeni de başka benzer anlamlarda çalışır bizde de. Sahneye çıkacak oyuncuların heyecanı tıpatıp sahaya çıkma heyecanı gibidir. Bizde de tünelden çıkarken oyunun nasıl gideceği anlaşılır. Seyirci faktörü neredeyse aynı derecede önemlidir. Sporcular ve oyuncular aslında benzer morallerle yaşarlar. Eğer seyirci zayıfsa, reaksiyon düşükse, sahneden inen oyuncu 5 yemiş futbolcu gibidir. Bir dahaki büyük alkışa kadar toparlanamaz.
Benzerlik, teknik direktörün futbolcuyla ilişkisi ile yönetmenin oyuncuyla ilişkisi arasında da devam ediyor. Bu anlamda Kenan İmirzalıoğlu'nun Deliyürek'ten bugün geldiği noktaya bakınca insan şaşırıyor. Siz kâh karşılıklı oynayarak kâh yöneterek, sanki onun içindeki oyunculuk yeteneğini bulmasına yardımcı oldunuz. Örneğin en son Kabadayı'daki Devran rolünde onu izlerken, bir zamanlar arsada top oynayan yeteneklice bir çocuğun elinden tutan, ona topun nasıl oynanacağını öğreten mahalle teknik direktörünün gururunu duydunuz mu?
Alacakaranlık dizisinde bize yakışıklı bir jön gerekiyordu, beraber çalıştığım arkadaşlar onu önerdi. Tanıştıktan sonra adamın içinde azmaya müsait durgun bir göl olduğunu gördük. Suyu bulandırdık o kadar. Yetenekli olduğunu sonradan fark ettim. Dolayısıyla ben keşfetmedim. Tabii üzerine gittik, kazandık. Her ne kadar Kenan her yerde bana olan saygısını ve minnetini dile getirse de -eyvallah ama- onun kendi başına başardığı bir iş bu oyunculuk. Hiç kimseye sezgi öğretemezsiniz. O öğrenmeye aç ve bilgiye çok saygılı.
Beğendiğiniz teknik direktörleri ve yönetmenleri de öğrensek?
Sir Alexander Ferguson'a çok sempati duyuyorum. Mesleğine âşık ve kendi kendine bir adam. Rafael Benitez de ona benzer ve çok dinamik zekâda biri. Arsene Wenger de teknik adamlığın çok ciddi ve derinlikli bir iş olduğunu hatırlatıyor. Film yönetmenleriyse değişik stillerden örnekler vereyim. Tarkovski ve Bergman... Coppola ve Scorsese... Zhang Yimou ve Chan Wook-Park. Bu konuda en az yirmi adamım var çok beğendiğim...
Delişmen bir gençliğiniz olduğunu sıklıkla belirtiyorsunuz. Hatta dedenizin size "Mevsimsiz hareketler yapma" dediğinden bahsediyorsunuz. Futbol o "mevsimsiz hareketlerin" neresindeydi, şimdi neresinde?
Topa yatkın bir adamdım, ama büyük yetenek değildim. Sakin ve teknik oynardım. Delişmen bir futbolcu hiç olmadım. Martta denize girerdim, Marmara Adası'nda tek başıma dağlara çıkardım, deli gibi dolanırdım. Dedem böyle durumlarda mevsimi hatırlatırdı. Tam deniz kıyısı adamıydım. Suya bakardım saatlerce. Yalnızlığı çok severdim. Yalnız başıma dünya turuna çıkacak kadar hevesliyim bir başınalığa. Tam finiş yaparken tekrar aynı turu atacak kadar da delişmenim, doğru.
Yıldırım Türker malûm kaleminden her şeyi damlatan bir yazar; kimine kan, kimine bal. Sizinle ilgili çok güzel yazılar yazdı. Ne hissettiniz okurken?
Yıldırım Türker değerli bir edebiyat adamı. Öyle bir yazarın beğenisini ya da yergisini ifade edişi de çok sesli oluyor. Birkaç kişi bana oyunculuğu hatırlattı. Gömdüğüm yeteneği mezardan çıkardı. Bunlardan biri de Yıldırım Türker'dir. O yazıyı yazdığında sadece merhabamız vardı ayrıca. Neredeyse oturup iki lâf etmişliğimiz yoktu.
Futbol artık mertlerin oyunu değil
Futbol dünyasının sevmediğiniz yanları var mı?
Başkanların hırslı ve kindar yüzleri, sözleri çok itici. Futbol camiasının kullandığı mafioza jargon ve bitirim hallerinden nefret ediyorum. Futbol dünyası bizim çocukluğumuzda çok temizdi. Şimdi kirli. Hem politik açıdan hem de ekonomik açıdan kirlettiler. O nedenle futboldan soğudum. Beşiktaş'ı da mahalle çocuğu olduğum için seyrediyorum. Ama ateşli taraftar olmayı bırakmışım. Bence olan kandırılmış seyirciye oluyor. Ben futbolda da derin bir federasyon yapılanması olduğuna inanıyorum. Mertlerin oyunu değil artık futbol.
Futbol bu çılgın dünyada nereye doğru gidiyor sizce?
Irkçılık ilkelliktir. İnsan hâlâ çağdaşlaşamamıştır bence. Din savaşlarını aşamadı daha. Özellikle futbolu savaş malzemesi gibi kullanıyorlar. Oradan hareketle etnik kavgalar bile çıkıyor. Maçlar marşlarla değil bahar şarkılarıyla başlamalı. Orada sporcular bir karşılaşma yapacaklar ve biz bundan haz duyacağız. Salyalı küfürlerin yeri değil yeşil sahalar. Ancak gelecek zamanların aydınlanacağı inancındayım. İnsan özgürleştikçe çiçek verir.
Son olarak futbolcu kardeşlerinize bir nasihatte veya temennide bulunur musunuz?
Yaşlandıkça nasihat adamı olmaktan çekiniyorum. Dikkat çekmek ve temennide bulunmak daha güzel. Özellikle Türk futbolcular mesleklerinin ne kadar kısa olduğunun farkında değiller. Adamın en verimli zamanı, gidip heder ediyor kendini. Futbolu bırakınca mutlu olmak istiyorsan genç yaşta fedakârlık gerekiyor. Kaldı ki profesyonel bir iş yapıyorsun, bir şey feda da edilmiyor. 35 yaş o kadar genç bir yaş ki. Hayat oradan sonra başlasa ne olur?
Bu arada Platini futbolu bıraktıktan sonra psikolojik sorunlar yaşıyor ve psikoloğa gidiyor. (Bu fıkra değil gerçek. Kendi anlatmış.) Psikolog buna diyor ki, "Kendini fazla önemseme, alt tarafı bütün hayatın boyunca hiçbir özelliği olmayan sıradan bir meşin yuvarlağa güzel tekmeler attın." Bir durup kendine geliyor ve "O zaman dert edecek bir şey olmadığını anladım," diyor Platini, "Hayatın tadını çıkarıyorum..."
Kocaelispor 1-3 Beşiktaş
Maçtan Dakikalar
2. dakikada Taner'in topuk pasıyla cezaalanı yayı üzerinde topla buluşan Agbetu'nun çektiği sert şutta, meşin yuvarlak kaleci Rüştü'nün sağından filelerle buluştu: 1-0. 6. dakikada sakatlanarak oyundan çıkan Taner'in yerine Serdar girdi. 17. dakikada Agbetu'nun sağdan yerden pasında ceza alanında kaleci Rüştü ile karşı karşıya kalan Serdar'ın vuruşunda, top kale direğinin üstünden auta gitti. 19. dakikada Tello'nun soldan kullandığı köşe atışında, ceza alanında Kocaelispor savunma oyuncularından seken topu önünde bulan Sivok'un vuruşunda, meşin yuvarlak kalenin üstünden auta çıktı. Karşılaşmanın ilk yarısını Kocaelispor 1-0 önde kapadı. 52. dakikada Kocaelispor savunma oyuncularından seken topu ceza alanı içi sol çaprazında önünde bulan Tello'nun şutunda, meşin yuvarlak kalenin yanından auta çıktı. 54. dakikada Serdar'ın sağdan ortasında, ceza alanında Murat'ın yatarak kafa vuruşunda, top kale direğinin üstünden auta çıktı. 65. dakikada Ekrem'in sağdan ortasında, ceza alanındaki Bobo'nun kafa vuruşunda, kaleci Serdar Kulbilge topu kornere çeldi. 66. dakikada ceza alanına yapılan ortada Sivok'un kafa vuruşunda, kaleci Serdar Kulbilge, köşeye giden topu uzanarak kornere çelmeyi başardı. 74. dakikada soldan ceza alanına giren İbrahim'in pasında top Sadikov'un eline çarpınca hakem Bülent Yıldırım penaltı noktasını gösterdi. Zapotocny'nin 75. dakikada kullandığı penaltı atışında, top kaleci Serdar Kulbilge'nin sağından filelere gitti: 1-1. 84. dakikada Ernst'in ceza alanı çizgisi üzerinden kaleyi karşıdan gören bir noktadan çektiği sert şutta, kaleci Serdar Kulbilge topu kontrol etti. 85. dakika Holosko'nun kafayla indirdiği topla ceza yayı üzerinde sırtı kaleye dönük vaziyette buluşan Bobo'nun güzel bir vücut hareketiyle rakibinden sıyrılıp çektiği sert şutta, meşin yuvarlak filelerle buluştu: 1-2. 89. dakika sağdan ceza alanına giren Holosko'nun yerden pasında, Yusuf plase bir vuruşunda topu ağlara gönderdi: 1-3. Karşılaşma, Beşiktaş'ın 3-1'lik galibiyetiyle sona erdi.
Stat: İzmit İsmetpaşa Hakemler: Bülent Yıldırım, Erdinç Sezertam, Hüseyin Fidan Kocaelispor: Serdar Kulbilge, Sadigov, Levent, Cesar, Adem (Dk. 74 Ross), Hasan, Nsumbu, Taner (Dk. 6 Serdar), Murat (Dk. 82 Hamza), Agbetu, Muhammet Beşiktaş: Rüştü, Cisse (Dk. 46 Holosko), Sivok, Erkan (Dk. 46 Uğur), Bobo, Tello (Dk. 78 Delgado), Ekrem, İbrahim Üzülmez, Zapotocny, Ernst, Yusuf Goller : Dk. 2 Agbetu (Kocaelispor), Dk. 75 Zapotocny, Dk. 85 Bobo, Dk. 89 Yusuf (Beşiktaş)Sarı kartlar: Dk. 42 Cesar, Dk. 74 Serdar Kulbilge (Kocaelispor), Dk. 55 Yusuf (Beşiktaş)Kaynak: Anadolu Ajansı
ÖNEMLİ UYARI: Maç kadroları, oyuncu değişiklikleri, goller, sarı ve kırmızı kartlar, hakem raporuna bağlı olarak verilmediğinden bu bölümde yer alan bilgiler resmi ve TFF'yi bağlayıcı bir özellik taşımaz. Hakem raporuna dayanan resmi kayıtlar daha sonra Bilgi Bankası'ndaki maç detaylarında yer alacaktır.
Sunday, March 29, 2009
Kemal Onar: "Futbolcuya emekli ikramiyesi"
Evet, tablo böyle ama artık futbolcular için başka bir umut kapısı var; Türkiye Futbol Federasyonu Sosyal Yardım ve Dayanışma Vakfı. 1999'da kurulan ve faaliyetlerini sessiz sedasız sürdüren TFF Vakfı, 2011'den itibaren ilk "futbol emeklilerine" ödeme yapacak. Vakfı, kuruluş amaçlarını, gelirlerini, toplanan paranın nasıl değerlendirildiğini ve dağıtımın nasıl yapılacağını TFF Vakfı'nın Başkanvekili Kemal Onar'la konuştuk.
Kemal Onar, futbol camiasının ve özellikle çok yakından tanıdığı bir isim. Türkiye'nin önemli bankacılarından biri. Galatasaray kulübünde 57 yıl boyunca lokal müdürlüğünden başlayıp sicil kurulu üyeliği, veznedarlık, muhasebecilik, yönetim kurulu üyeliği, ikinci başkanlık, genel sekreterlik görevlerinde bulunmuş ve başkanlık hariç her işi yapmış önemli bir futbol ve iktisat adamı. Hiç kimseye taviz vermeyen, prensip sahibi yapısı nedeniyle seveni de çok olmuş sevmeyeni de. Kemal Onar bugün 83 yaşında ancak hâlâ gençlik yıllarındaki heyecanıyla çalışmaya ve üretmeye devam ediyor. Geçtiğimiz aylarda yayınlanan dev Galatasaray Tarihi kitabında büyük emeği var. "Spor Kulüpleri İçin Tekdüzen Muhasebe ve Vergi Uygulamaları" isimli kitabı bütün kulüpler için önemli bir yol gösterici niteliğini taşıyor. Bebek'teki evinin bir odasını kitaplar, belgeler ve çalışma notları ile doldurup bilgisayarının başında mesaisini sürdüren Kemal Onar'a ilk sorumuz, vakıf kurma düşüncesinin nasıl doğduğu oldu.
Futbolcular için bir şeyler yapsak
Kemal Bey, bizi 1999 yılına götürdü: "Futbolun yeniden yapılanması için bir komisyon kurulmuştu. Ben de bu komisyonun başkanıydım. Bu çalışmaları tamamladıktan sonra dönemin Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy geldi ve 'Eski futbolcular için de bir şeyler yapsak' dedi. Huzurevi kuralım, hastane yapalım gibi düşünceleri vardı. Ben de 'Olur' dedim ve bir vakıf kurulmasını önerdim. Ardından Avukat Şekip Mosturoğlu ile birlikte vakfın tüzüğü hazırlamaya başladık. Fakat o sırada Federasyon avukatlarından üç tanesi bu fikre karşı çıktı. 'Federasyon Vakıf kuramaz' dediler. Halbuki vakıflar, dernekler gibi değil. Önce mahkemeden, sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü'nden geçiyor. Demek ki kurulabiliyormuş. Tabii vakfı kurmak yetmez, Federasyonla organik bağı da olması gerekiyor. İlgili kurumunuzla organik bir bağınız olmazsa bu tür vakıflarda sonuç alamazsınız. Örneğin Trafik Vakfı. Bu vakıfta polisler çalışıyor ve dolayısıyla gelir elde edilebiliyor. Biz de vakfı kurduktan sonra, Profesyonel Futbol Yönetmeliği'nde bir değişiklik yaptık. Bu değişikliğe göre her tescil döneminde futbolculardan vakıf için bir pay kesecektik. Federasyondan karar çıktı ama yönetim kurulunda muhalefet edenler oldu. Her yıl 1. Lig oyuncusundan 1000, 2. Lig oyuncusundan 500, 3. Lig oyuncusundan 200 dolar kesilecekti. Haluk Ulusoy da bunu onaylamıştı. Ancak karşı çıkanlar olunca bu rakamlarda indirime gidildi ve 500, 200, 100 dolar şeklinde kabul edildi. Bugün Vakfın 41 milyon lira parası var. Eğer bu indirim yapılmasaydı 120 milyon lirası olacaktı. Büyük para büyük para çeker çünkü."
Huzurevi olmaz
İkinci merakımız, vakfın kuruluş aşamasında neyin amaçlandığı. Mesela yaşlı ve bakıma muhtaç futbolcular için bir huzurevi kurulacak mı?
Kemal Onar'ın bu soruya cevabı şöyle oldu:
"Bakın, Türkiye'de bu tip vakıflar kurulduğunda hemen huzurevi lâfı edilir. Huzurevi bu işler içinde en bedeli ödenemez olanıdır. Ben eski İş Bankalıyım ve 8 sene İş Bankası Emekli Derneği Genel Başkanlığı yaptım. O dönemde bankanın yöneticileriyle bu konuyu incelemiştik. Huzurevi binasını yapmak iş değil. Yaparsınız, hem de en modernini yaparsınız. Ama sonra onun işletmesi var. Bir taraftan koyduğunuz kurala karşı çıkanlar gelir, bir taraftan hatır-gönül işlemeye başlar. Bir taraftan bir kişinin sağlık ve bakım ihtiyaçlarını karşılamak söylendiği kadar kolay bir iş değil. Hele Türkiye'deki hatır ve kartvizit meseleleri işlediği sürece bu iş olmaz. Elbette bu konuda kararı yine TFF Yönetim Kurulu verecek."
Para bir kez ödenecek
Profesyonel futbolculardan toplanan paraların nasıl değerlendirildiği ve nasıl dağıtılacağı konusuna da Kemal Bey şöyle bir açıklama getiriyor:
"Bu konu elbette yönetim kurulunda konuşulup karara bağlanacak. Ancak benim fikrim toplanan paranın belli bir ödeme planı dâhilinde dağıtılması. Bugüne kadar futbolculardan toplanan para 11 milyon lira. Vakfın bugün sahip olduğu para ise 41 milyon lira. Burada keyif olarak ben bilirimcilik yapmadan paranın idaresini İş Bankası Fon Yönetimi'ne verdik. Onlarla bir anlaşma yaptık. Senede 180 bin lira para ödüyoruz onlara. Ama onlar bu işin uzmanı. Sadece yüzde 10 risk üstlendik. Şirketlerin hisse senetlerini alarak bazen yüzde 50 de kazanabilirsiniz ama başkasının parasını riske sokamayız. Fon yönetimi tahvile para yatırır, dolar alır; dolar satar ve parayı bu yolla değerlendirir. Paranın dağıtılmasına gelince; 'Bu kadar paramız var, şu kadarını ödeyelim' diyemezsiniz. Bu da bir hesap meselesi. Sadece gelen paranın getirisinin içinden harcamanız lâzım ki, ana paranız işlemeye devam etsin. Bizde SGK'daki gibi bir emeklilik söz konusu değil. 10 yılını dolduran futbolcuya bir kereye mahsus bir toplu ödeme yapılacak. Tabii bunlar benim kişisel fikirlerim. Bunlar yönetim kurulunda tartışılacak. Maaş ödeyebilmek mümkün değil. 35 yaşında emekli olan bir oyuncuya 70-80 yaşına kadar maaş ödeyemezsiniz."
Tek gelir kaynağı futbolculardan yapılan kesinti
Acaba Vakfın gelir kalemleri neler? Mesela TFF tarafından Vakfa aktarılmış sabit kira gelirleri var mı? Kemal Onar böyle bir gelirin olmadığını şu cümlelerle anlatıyor:
"Bakın vakfın kurulduğu yıl Sayın Haluk Ulusoy'a 'Federasyon da biraz para yatırsın' demiştim. İlk yıl 100, ikinci sene de 50 milyar lira yatırdılar. Sonra Federasyonla ilgili tahkikatlar başlayınca, Federasyonun vakfa para yatırmasının kabul edilemez olduğunu söylediler ve bu parayı faiziyle birlikte aldılar. Oysa kanuna aykırı bir şey yoktu. Sonuçta bu tip vakıfların gündelik giderleri adını taşıdığı kurumlar tarafından karşılanır. Bugüne kadar Federasyonun da şahısların da vakfa bir katkısı olmadı. Tek geliri futbolculardan yapılan kesintilerdir.
10 yılı sermaye birikimi için bekledik
Hesapların nasıl kayıt altında tutulduğu ve oyunculara ödeme yapmak için neden 10 yıl beklendiği konularına da Kemal Onur şu açıklamayı getiriyor:
"Her bir oyuncunun sisteme girdiği günden itibaren bütün nüfus bilgileri, ödediği primler, bugüne kadar hangi sezon hangi ligde yer aldığı hep kayıtlı. Oyuncu, Vakıf için ödediği paranın makbuzunu göstermeden bölgelerden tescil alamaz. Bu kural Profesyonel Futbol Yönetmeliği'nde yazıyor. Tabii bu parayı futbolcular değil, kulüpler ödüyor. Parayı dağıtmak için zaman zaman baskı gördük ama dağıtmadık. Çünkü ortada bir sermaye olmalı. Ana para ne kadar yüksek olursa getirisi de o kadar yüksek olur. Sigortacılık da böyledir."
İlk emekliler 2011'de
Vakıf ilk ödemesini ne zaman yapacak ve miktarlar ne kadar olacak konusunda Kemal Onar'ın açıklamaları şöyle:
"Vakfın yükümlülükleri 2011 yılında başlayacak. Paranın dağıtımıyla ilgili olarak 1 yıl içinde yönetmelik yapmamız gerekiyor. Benim fikrim, paranın bir kerede ödenmesi. Daha önce de söylediğim gibi, bu ödeme faizin içindeki miktarı aşmayacak ve anapara mutlaka korunacak. Oyuncu 10 yılı doldurduğu halde futbol oynamaya devam ediyorsa, istediği takdirde sistemin içinde kalabilir. Eğer devam ederse yatırdığı meblağ artacağı için kazancı da o oranda yükselir. Hiç kimseye '10 yılın doldu, al paranı' demeyeceğiz. Futbolcu isterse devam edebilecek."
Peki, bir Süper Lig oyuncusu 10 yılını doldurduğunda Vakıf'tan ne kadar para alabilecek?
Kemal Onar, bu konuda kesinleşmiş bir rakam olmadığını ve konunun da yine yönetim kurulunun hazırlayacağı yönetmelikle belirleneceğini söylüyor ve "10 yıl boyunca ödeme yapan bir Süper Lig oyuncusundan 5 bin dolar kesinti yapılmıştır. Alacağı para en az 15 bin dolar olur. Bu da 22.5 bin lira eder. Ama dediğim gibi bunlar hep matematik işi. Ödenecek para 4-5 katına da çıkabilir. Yeter ki, anapara korunsun ve ödemeler faiz miktarının içinden yapılsın."
Futbolun sevimli bücürü: Murat Ceylan
Röportaj: Mazlum Uluç
Türk futbolunun gelecek vaat eden oyuncularından birisin ve biz seni biraz daha yakından tanımak istiyoruz.
1988 Gaziantep doğumluyum. 8 kardeşiz ve ben hem ailenin en küçüğü hem de tek erkek çocuğuyum. 7 ablam var, ben kazandibiyim. İlkokulu bitirdikten sonra meslek lisesine başladım. Tekstil bölümünde okuyordum. Ancak okuldan çok futbola ağırlık veriyordum. Türk Telekomspor'un altyapısında başlamıştım, oradan Büyükşehir Belediyespor'a, ardından da Gaziantepspor'a geçtim. Ağırlığı futbola versem de liseyi bitirdim. Bu sene üniversite sınavlarına gireceğim. 2004 yılında Nurullah Hocam son iki maçta beni A takım kadrosuna aldı. O sırada 15 yaşımı yeni bitirmiştim. A. Sebatspor ve Malatyaspor maçlarının son bölümlerinde oynama şansı buldum. Ama Nurullah Hocam gidip Hadzibegiç geldiğinde kiralık olarak gönderildim.
Bu noktada biraz duralım. Ailen futbol oynamanı nasıl karşılamıştı?
Ailem önceliği okula vermemi istiyordu. Futbolcu olamazsam ortada kalmamdan endişe ediyorlardı. Bense onlara "Benim içimde futbolcu olmak var. Mutlaka olacağım" diyordum. Ne iş ne okul, aklımda sadece futbol vardı.
Babamı antrenörlerim ikna etti
Peki, futbolcu olman konusunda aileni nasıl ikna ettin?
Büyükşehir Belediyespor'da oynarken babam bir gün "Hadi hocalarının yanına gidelim" dedi. Dünden razıydım zaten. Ben dışarıda kaldım, babam Mehmet Ali ve Mehmet Aslan hocalarıma "Bu çocuk futbolcu olabilir mi, yoksa okula mı gönderelim?" diye sormuş. Dışarı çıktıktan sonra bana "Tamam oğlum, sen futbolunu oynamaya devam et, okuluna da git" dedi.
Futbolcu olma isteğinin arkasındaki düşünce neydi?
Okul ortamını sevmekle birlikte içimde hep futbolcu olmak vardı. Küçükken sürekli televizyonda futbol maçlarını izlerdim. Annem-babam bu yüzden bana kızardı, çünkü onlar başka şeyler izlemek isterlerdi. Altyapıya yazıldığım günden itibaren futbolcu olacağıma inanmıştım. Hatta şöyle bir hatıram var; teyzemin oğluyla okula giderken Kamil Ocak Stadı'nın önünden geçerdik. Bir gün stadın önünde durup, "İbrahim, bir gün bu stada çıkıp oynayacağım" dedim. "Hadi git oradan, nasıl oynayacaksın?" karşılığını verdi. Askere gitti, döndüğünde beni o statta oynarken görünce çok şaşırdı. Hırs gerçekten çok önemli. Eğer hırsınız varsa yapamayacağınız bir şey yok. O hırs her gün bir adım ileri gitmenizi sağlıyor çünkü.
Futbola seninle birlikte başlayan birçok çocuk yarı yolda kaldı. Seni onlardan ayıran en önemli özelliğin neydi?
Futbolda şansın çok önemli olduğuna inanıyorum. Belediyespor'un altyapısından beni Gaziantepspor'un PAF takımına isteyen Faik Demir Hocamdı. Gaziantepspor'a geldiğimde herkes benimle dalga geçti. Çünkü oyuncuların hepsi uzun boylu, iriyarıydı. Ben hem yaş hem de fizik olarak küçüktüm. Herkes bana "Burada nasıl oynayacaksın?" diyordu. Ben de "Ne yapalım, hoca istedi, geldim" cevabını veriyordum. İlk dört hafta geçtikten sonra bir Ankaragücü maçı öncesi Faik Hocam "Okan'ın yeleğini al" dedi. Ben sağ bek oynuyorum, Okan ön libero. Yeleği aldım, "Şimdi ne yapacağım hocam?" diye sordum. "Ön libero oynayacaksın" cevabını verdi. Hem o günkü antrenmanda hem de Ankaragücü maçında çok iyi oynadım. Dolayısıyla bugünkü konuma gelmemde Faik Hocanın hakkını en öne koymam gerekir.
Tamam, Faik Hocan sana şans vermiş ama sonuçta senin de bazı özelliklerin olmalı değil mi? Mesela biraz önce hırsından söz etmiştin.
Evet, hırsım var, mücadele etmeyi çok seviyorum. Fizik açıdan ufak-tefek görünsem de güçlü bir oyuncuyum. Beslenmeme çok dikkat ederim ve kendime iyi bakarım. Antrenmanlardan sonra mutlaka dinlenirim. İkili mücadeleye girmeden önce kendimi diri tutmaya dikkat ederim.
Bir futbolcu için Gaziantep gibi müthiş mutfak kültürüne sahip bir şehirde yaşamak kolay olmasa gerek. Kilona dikkat etmek zorundasın ama bir yandan da karşında kebaplar ve baklavalar duruyor. Sen nasıl idare ediyorsun bu durumu?
Gerçekten de zor. Antep çok güzel bir şehir. Küçüktür ama sıcacıktır. Eşiniz, dostunuzla mükemmel vakit geçirirsiniz. Yemek açısından ise "Ben yemem" diyen adamı bile sofradan kolay kolay kaldırmaz. Ben de kebabımı, tatlımı yerim, zaten isteseniz de uzak kalamazsınız. Ama formunuzu korumak için sonra ona göre çalışmanız gerekir.
Her oyuncunun başlangıçta özendiği futbolcular vardır. Senin de benzemek istediğin birileri var mıydı?
Küçük yaşta Emre Belözoğlu'na çok özenirdim. 16 yaşındayken Galatasaray formasını giyiyordu. Avrupa kupalarında mükemmel oynuyordu. Ona karşı müthiş bir sempatim vardı. Şimdi de beni ona benzetiyorlar ve bu benzetmeden mutluluk duyuyorum.
Futbolcu, oynayarak tecrübe kazanır
Gaziantepspor'da A takıma yükseldikten sonra GASKİ Spor'a kiralık gönderildin. Bu gidişler bazı oyuncuları olumsuz etkiliyor. Kiralık gönderilmek sende nasıl bir etki bırakmıştı?
Başlangıçta da söz etmiştim, Nurullah Hocam beni oynatıp takımdan ayrıldıktan sonra göreve gelen Hadzibegiç, "Kendini geliştirmen lâzım" dedi ve kiralık gitmemi istedi. Ben de olumlu karşıladım. O sırada henüz 16 yaşındaydım. Oynamadan tecrübe kazanamayacağımı biliyordum. GASKİ Spor'a gittim. PAF takımdaki hocam Faik Demir, GASKİ'nin başına geçmişti. O sezon 3. Lig'de şampiyon olduk. Bir sezon da 2. Lig'de oynadım ve Mesut Bakkal'ın gelişinden sonra yeniden Gaziantepspor'a döndüm. Bana "Herkes senden söz ediyor, o nedenle geri çağırdım" dedim. Ben de "Bir bakın, oynayabilirsem oynatırsınız, olmazsa yine kiralık gidebilirim" cevabını verdim. Çünkü kiralık gitmek benim için sorun değildi. Ne kadar fazla oynarsam benim için o kadar iyi olduğunu biliyordum. Mesut Hocamın da hakkını ödeyemem. Yine 4 hafta geçtikten sonra bu kez Sivasspor maçında oynadım ve sonra devamı da geldi.
Sana katkı yapan antrenörlerden söz edebilir misin?
Altyapıda Mehmet Aslan Hocam, "Futbolstar" isimli yarışmaya katılmam için beni teşvik etti. Henüz 12-13 yaşındaydım. İstanbul'a gittim ve o yarışmaya katılıp 1.5 ay kaldım. Kente döndüğümde "Gaziantepspor seni istiyor" dediler. Mehmet Hocamın uzak görüşlülüğü sayesinde transferim gerçekleşti. PAF takımda Faik Hocamın hakkını ne yapsam ödeyemem. Hem antrenör hem de ağabey olarak bana çok yardımcı oldu. 8 senedir tanışıyoruz ve her gün telefonla konuşuruz. Sonra beni 15 yaşında A takıma alan Nurullah Hocam ve A takımda sürekliliğimi sağlayan Mesut Hocam var.
Ön libero bugünün futbolunda kilit mevkilerden biri. Sence iyi bir ön libero hangi özelliklere sahip olmalı?
Ön libero oynamak hiç kolay değil. Sahanın her yerinde olmak zorundasınız. Defans yaparken de hücum ederken de pozisyonun içinde olmanız gerekiyor. Bunun için de çok kuvvetli olmanız ve çok koşmanız gerekiyor. Oyun sezginiz de önemli tabii. Ama birinci koşul çok koşmanız.
Bugünün ön liberosundan tüm bunların yanında topu da iyi kullanması isteniyor. En iyi örnek de Pirlo sanırım.
Ama Pirlo çok ciddi bir istisna. Mesela Gattuso da çok beğenilen bir ön libero ama tekniği Pirlo ile kıyaslanamaz. Ben de çok koşuyorum ama benim de tekniğim çok yüksek değil. (Gülüyor)
Hangi ön liberoları beğeniyorsun?
Fenerbahçe'de Selçuk ağabeyi çok beğeniyorum. Hem çok koşuyor hem de tekniği çok yüksek ve rakip defansın arkasına mükemmel toplar atıyor.
Uzun pas eksiğimi kapatıyorum
Kendinde eksik gördüğün yönler var mı? Kendini geliştirmek için ekstra çalışmalar yapar mısın?
Nurullah Hocam takımın başına son gelişinde bana "Senin uzun top kullanma konusunda eksiğin var" demişti. Ben de bunun üzerine her antrenmandan sonra uzun top kullanma çalışması yapmaya başladım. Antrenman sahamızda bir duvar var. Her gün 1 saat o duvarın karşısında uzun pas antrenmanı yaptım.
Gaziantepspor ligin keyif veren takımlarından biri. Bunun sebebi de pas yapabilen, teknik kapasitesi yüksek ve aynı zamanda savaşabilen oyunculardan kurulu olması. Galiba oyuncular da bu tip futboldan daha fazla zevk alıyor.
Doğru, top sizde ne kadar kalırsa rakibin gardını o kadar kolay düşürürsünüz. Mesela biz bir Beşiktaş maçı oynadık, Fenerbahçe ile iki kez karşılaştık, Trabzonspor'a karşı kupada çok başarılı bir futbol sergiledik. 3-0 kaybettiğimiz Beşiktaş maçını 10 kişi oynadık ve 433 pas yaptık. Yenilmemiz önemli değildi. Biz oyundan aldığımız zevke bakıyoruz. Zaten hocamız da "Siz iyi oynayın, pas yapın, oyununuzdan keyif alın, böyle oynadıkça başarı da kendiliğinden gelecek" diyor.
Gaziantep şehrinin çocuğu olmak sana sorumluluk açısından artı bir yük getiriyor mu?
Gerçekten de bunun ağır bir sorumluluğu var. En küçük bir problemde "Anteplisin" diyerek sizi öne sürüyorlar. Takımdaki herkes kötü oynasa bile sizin kötü oynamanız göze batıyor ve "Havaya girmiş" gibi eleştiriler yoğunlaşıyor.
Kendi kadronuzu şampiyonluğa oynayan diğer takımlarla kıyaslıyor musun?
Bence çok iyi bir kadroya sahibiz. İsim isim baktığımızda Tabata, Beto, De Souza, Zurita, Mehmet Yozgatlı, Erman ağabey çok kaliteli oyuncular. Hem kadro kalitesi hem de bu kadronun ortaya koyduğu futbol açısından Gaziantepspor'u çok iyi bir noktada görüyorum. Ama bu bütçelerle Anadolu'dan bir şampiyon çıkması kolay değil.
Sahada kimseyi tanımam
Saha içinde hırçın bir oyuncu izlenimi bırakıyorsun. Konuşurken son derece güler yüzlü ve yumuşak başlı bir genç var karşımda ama saha içinde bir şeyler değişiyor galiba.
Sahaya çıktığımda karşımdaki arkadaşım da olsa hiç kimseyi tanımam. Çünkü ben her şeyimi orada kazanıyorum. Sahaya çıktığımda çok hırslı olurum ve yenilgiye tahammül edemem. Bu nedenle bazen hırçınlaşıyorum. Ama karşımdakine zarar verecek bir harekette bulunmam. Benim hırsım ve sertliğim topa.
Genç Milli Takım'da oynadıktan sonra 2 yıl ay-yıldızlı formadan ayrı kaldın. Şimdi yeniden Ümit Milli Takım kadrosundasın. Bu 2 yıllık ayrı kalışın sebebi neydi sence?
Genç Milli Takım'a 2005'te Tolunay Kafkas Hocam tarafından çağrılmıştım. Hatta şimdi bile konuşuyoruz ve bana "Gel burada oyna" diye takılıyor. Ama Tolunay Hocamın ayrılmasından sonra uzun süre bir daha çağrılmadım.
A Milli Takım için aday oyunculardan birisin. Bugünkü A takım kadrosuna baktığında "Ben de bu takımda oynayabilirim" diyor musun?
Hangi oyuncu bunu söylemez ki? A Milli Takım'da oynamanın yolu kulüp takımınızdaki performansınızdan geçiyor. Belli bir düzeyin üzerinde süreklilik yakaladığınız takdirde Milli Takım'ın kapıları size de açılır. Ben de bunun için çabalıyorum.
Futbol geleceğinle ilgili neler hayal ediyorsun?
Herkes büyük takıma, oradan da yurt dışına gitmek ister. Benim amacım olabildiğince erken yurtdışına gidebilmek. Avrupa'nın büyük liglerinden birinde oynamak isterim.
Avrupa'da hangi takımın oynadığı futbolu beğeniyorsun?
Barcelona'yı çok beğeniyorum. Orta sahasında Xavi ve Iniesta çok kaliteli oyuncular. O oyunculara bakınca kısa boylu olmanın futbol için bir dezavantaj olmadığını görüyorsunuz.
Sen boyunun kısa olması nedeniyle bir dezavantaj yaşıyor musun?
Tam tersine avantaj olduğunu düşünüyorum. Oynadığım bölgenin gereği olarak çok koşup, çok mücadele ederken, buna çabukluğumu ve manevra kabiliyetimi de katabiliyorum. Üstelik boyumun kısa olmasına rağmen hava hâkimiyetim de hiç kötü değil. Belki boyum uzun olsaydı bu kadar aşama kaydedemezdim.
Profesyonel olmadan önceki hayatınla şimdiki arasında değişen neler var?
Aslında benim açımdan değişen çok fazla bir şey yok. Maddi anlamda kazancım arttı tabii. Oturduğum ev değişti. Bir otomobilim oldu. Audi A3'üm var. Bu kadar. Ama arkadaşlarımla ilişkilerimde değişen hiçbir şey yok. Onlarla buluşup okey veya kâğıt oynamayı sürdürüyorum. Birlikte gezip dolaşırız.
Saha dışında nasıl bir insan olduğunu düşünüyorsun?
Saha içinde benim gıcık birisi olduğumu düşündüklerinden eminim. Ama saha dışında bambaşka bir insanım. Çok gülerim, hem arkadaşlarımla hem ağabeylerimle çok iyi geçinirim. İçimde fesatlık yoktur. Bu açıdan kendimden memnun olduğumu söyleyebilirim.
Futbolun dışındaki bir günün nasıl geçiyor?
Antrenmandan sonra önce evime gider dinlenirim. Sonra arkadaşlarımla buluşup onlarla vakit geçirmekten hoşlanırım. Bir kafede oturur ya da gidip çarpışan arabalara bineriz. Çocukluğumu yaşamayı sürdürüyorum yani. Bunların dışında araba kullanmayı çok seviyorum. Bir yerde en fazla 1 saat oturur, sonra arabama atlar, yine arkadaşlarımla gezerim.
Thursday, March 26, 2009
Egemen Korkmaz : "Topu kesmek yetmiyor"
Trabzonspor'a sezon başında transfer olsa da bordo-mavili formayı 40 yıldır taşıyormuş gibi oynuyor. Hırsı, özverisi ve gözü karalığı ile tribünlerin sevgilisi oldu. Maç sonrası sevinçlerinde de tribünle arasındaki özel bağ net bir şekilde hissediliyor. Savunma oyuncularının sorumluğunun arttığını ve artık bir defans oyuncusundan topu oyuna sokabilme becerisi, pozisyon alma yeteneği ve hatta hücumda etkinlik gibi görevlerin beklendiğini anlatıyor.
Geçmişte Balıkesirspor, Kartalspor ve Bursaspor'da forma giydin. Bu takımlarda yaşadığın deneyimle Trabzonspor'u karşılaştırdığın zaman ne görüyorsun?
Şüphesiz bir fark var. Turkcell Süper Lig seviyesinde daha önce uzun süre sadece Bursaspor'da oynamıştım. O kulüpte 6.5 sezonluk bir hizmetim oldu. Bursaspor'da her ne kadar üst sıralara oynama hedefinde olsak da beklentiler değişikti. Bir sezon Avrupa kupalarına katılma hedefi konuyor, iki sezon kötü bir gidiş yaşanıyor, daha sonra üstlerde yer alabilmek esas hedef haline geliyordu. Hep değişen beklentiler vardı. Trabzonspor'da ise devamlı bir şampiyonluk beklentisi içerisindesiniz. Kulüp ve şehir de bu hedefe dönük potansiyele sahip. Fakat bu sezon şampiyonluk konusu Trabzon'a ilk geldiğim dönemde yoğun biçimde telaffuz edilmiyordu. Öncelikle Avrupa kupalarına katılma hedefi vardı, daha sonra şampiyonluk için "Neden olmasın?" diye düşünülüyordu. Ama şimdi gidişat çok güzel ve şampiyonluk hedefine doğru yürür durumdayız.
Geçmişte futbolcularla yaptığımız birçok söyleşide, kariyerleri boyunca esas bölgelerinden farklı mevkilerde oynadıklarının hikâyesini dinlemiştik. Senin bize anlatacağın böyle bir öykün var mı?
Anlatacağım çok da sıra dışı sayılmaz. Zaman zaman geri dörtlünün sol tarafında oynadım. Özellikle, Bursaspor'un Süper Lig'den düşmesinin ardından uzun bir süre sol bek olarak görev aldım. Onun dışında hep savunmanın göbeğinde, stoper olarak oynadım.
Sivasspor ve Trabzonspor ligin zirvesini kontrol eder durumdalar ve bu özelliklerini uzun süredir devam ettiriyorlar. Sezon başında böyle bir tablonun ortaya çıkabileceğini tahmin eder miydin? Bu gidişatın sürebileceğine inanıyor musun?
Henüz bunun için konuşmanın erken olacağını düşünüyorum. Sezon başında aklımızdan hep bunlar geçti. İnsan ister istemez düşünüyor. Sezon ilerledikçe sergilediğimiz performansa bakınca daha bir umutlanıyoruz. Bazen iyi, bazen kötü oynadığımız zamanlar olsa da neticeye ulaşabiliyoruz. Bu da bizi mutlu sona yakın tutuyor.
Trabzonspor taraftarlarını nasıl buluyorsun?
Seyircinin bu sezon takıma verdiği destek çok güzel. Yaptıkları tezahüratların bizim için ateşleyici bir etkisi oluyor. Hüseyin Avni Aker Stadyumu'nda yaratılan atmosfer sayesinde daha bir şevkle mücadele ediyoruz.
Şehirde kulübe gösterilen ilginin bir benzerini daha önce görmüş müydün?
Trabzon'da bulunmaktan son derece mutluyum. Şehirde nereye giderseniz gidin Trabzonspor'un konuşulması bence çok güzel bir şey. Markete alışveriş yapmaya gidiyorum, kulüple ilgili konuşulduğunu duyuyorum. Alışveriş merkezine, meydana gidiyorum; konu yine Trabzonspor. Burada insanlar tamamıyla Trabzonspor'la yatıp kalkıyor diyebilirim. Bursa'nın büyük bir şehir olması nedeniyle futbol takımının başarısı tabii ki önemsenen bir konuydu ama Trabzon'daki gibi hayatın böylesine içinde değildi.
Turkcell Süper Lig'in kalitesini nasıl buluyorsun? Sence ligin en büyük problemi ya da eksikliği nedir?
Avrupa'daki bazı köklü liglerin kalitesine ulaşmak şimdilik zor görünse de Turkcell Süper Lig'in kalitesi şu anda birçok Avrupa liginin üstünde. Ligin kalitesinde gözle görülür bir artış olduğunu düşünüyorum. Buna kanıt olarak da şampiyonluğu elde eden takımların bunu açık puan farkıyla yapamaması ve büyük takımların Anadolu takımları karşısında rahatlıkla puan kaybeder hale gelmesini gösterebilirim. Her sezon şampiyonluk için mücadele eden takımların sayısında artış gözleniyor. Şampiyonluğu gerçekçi bir hedef olarak görmeye başlayan Anadolu takımları var artık. Eksik veya problem konusuna gelirsek, mutlaka vardır birkaç eksik ama benim gözümle şu an için tespit edebildiğim bir şey yok.
İdeal savunma oyuncusunun hangi özelliklere sahip olması gerekir?
Eskiden savunma oyuncularından daha farklı beklentiler vardı. Sözgelimi futbolcuların sadece kesici özelliklerinin kıstas alınması gibi. Artık topu oyuna sokabilme becerileri, pozisyon alma yeteneği gibi konular da belirleyici hale geldi. Hatta hücuma katkıda bulunmaları bile beklenir oldu.
Trabzonspor savunmasında Song'la çok iyi bir uyumunuz var. Bu da sonuca yansıyor. Onunla defanstaki partnerliğin için neler söyleyebilirsin?
Kamerun Milli Takımı'nda kaptanlığa yükselmiş, Avrupa'nın önde gelen kulüplerinde forma giymiş, kariyeri belli, gerçekten çok tecrübeli bir futbolcu. Onunla oynamak bizim için bir şans. Özellikle de benim için. Ama ben de uzun süredir Türkiye'de üst düzey futbol oynuyorum. Ligi ve futbolcularını çok iyi biliyorum. Bu da ayrı bir avantaj sağlıyor. Böylelikle birbirimizi tamamlamış oluyoruz.
Defanstaki uyumunuzdan şüphemiz yok ancak ileri uçta bazı sıkıntıların yaşandığı göze çarpıyor. Defans oyuncusu olarak forvetteki durum nasıl gözüküyor?
Ben bu görüşe pek katılmıyorum. Takımımızın genel bir oyun standardı var ve biz bunu yakalamış durumdayız. Bize en kötü denilen maçta bile çok iyi mücadele ediyoruz. Defansımızdaki başarıyı da sadece savunma oyuncularının eseri olarak görmemek lazım. Biz takım olarak iyi müdafaa yapıyoruz. Örneğin, savunmamız daha santrfor bölgesinde başlıyor. Hücum yaptığımızda da yine hep beraber iyi bir atak yapma çabasında oluyoruz.
Trabzonspor'un Ankaragücü'nü Umut Bulut'un bitime iki dakika kala attığı golle mağlup ettiği maçın ardından sahada tek başına kaldın. Tek bir hareketinle bütün stadyuma hep bir ağızdan tezahürat yaptırdın. Bu Avni Aker'de çok da sık görülen bir durum değildi. Seyirciler, tek bir ağızdan şarkılar söyledi ve coştu. Böyle bir şeyi önceden planlamış mıydın?
Hayır, önceden planlanmamıştı. Tribünler beni çağırdı ve ben aslında çağrıldığımı fark edemedim. Arkadaşlarımın uyarısıyla oraya yöneldim ve her şey kendiliğinden gelişti. Bursaspor'dayken de bu tür şeyler oluyordu. Bu tür durumlarda kendinizi özel hissediyorsunuz.
Galibiyetlerden sonra sahada kolbastı oynamanız güzel bir adet haline geldi. Takımdaki yabancı oyuncular ülkelerinin yayınlarına verdikleri röportajlarda bile bu danstan bahseder hale geldi. Normalde ağırbaşlı kişiliğinle tanıdığımız seni "dans pist"inde görmek bizleri şaşırttı. Sen de dansın büyüsüne kendini kaptırdın sanırım.
Ben eşimle de evde bu dansı televizyondan izliyorum. Bazen internetten bakıyorum. Göze hoş gelen bir oyun. Müziğin ritmi de öyle. Ama ben dans konusunda kendimi çok yetenekli görmüyorum.
Geçtiğimiz Eylül ayında eşin bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Evlat sahibi olan bir futbolcu olmak nasıl bir duygu?
Çocuğum yokken 15-20 günlük kamplar olur, takım arkadaşlarımızla birlikte sohbet ederdik. Etrafta çocuklarının resimleri, bakar bakar dururlardı. "Yahu bu kadar mı özlüyorsunuz?" diye sorardım. Onlar da "Sen de baba olunca anlarsın" diyorlardı. Şimdi onları anlıyorum. Gerçekten yaşanmadan anlaşılmayacak bir duygu bu.
Hamit Altıntop: "Bayern'de oynamam Milli Takım'a yarıyor"
Milli Takımımızın Avrupa Şampiyonası elemelerinde ve finallerinde gösterdiği performansta onun payı bir başkaydı. Dönüm noktalarında çok kritik asistler yaptı, çok kritik goller attı. Ancak o tüm bunların geçmişte kaldığını, bugünü yaşayıp yarına baktığını söyleyecek kadar tevazu sahibi. Sakatlığını bile ruhunu dinlendirmek ve hızla akıp giden hayatı daha iyi algılamak için fırsat gördüğünü anlatıyor. Bayern'den ayrılmayı hiç düşünmediğini, böylesine büyük bir kulüpte öğrendikleriyle Milli Takım'a daha fazla katkı sağladığını belirtiyor.
Röportaj: Türker Tozar
Her daim Türkiye'deki takımların transfer gündemindesin. Peki, senin gündeminde yakın gelecekte Türkiye'de oynamak gibi bir plan var mı?
Şu an gündemimde transfer değil sadece bugünü yaşamak var. Çünkü Bayern Münih'le 2010 yılına kadar mukavelem bulunuyor. Çok iyi bir ortamda futbol oynadığıma inanıyorum. Bayern Münih'te öğrendiklerimi, orada yakaladığım havayı Türk Milli Takımı'na da yansıtıyorum. Bir anlamda orada öğrendikleri Milli Takım'da uyguluyorum. Özellikle Avrupa Şampiyonası elemeleri ve finalleri sırasındaki performansım bunun için iyi bir örnekti. Bu nedenle şu an gündemimde başka bir takıma transfer olmak gibi bir düşünce yok.
Bosman kuralları gereği kulüpler sözleşmesi bitecek oyuncularıyla uzun vadeli mukaveleler yapmak istiyor. Bayern Münih cephesinden sana böyle bir sözleşme uzatma teklifi geldi mi?
Böyle bir konuşma olmadı. Sonuçta sözleşmeler tek taraflı değildir. Bu noktada iki tarafın da görüşleri önemli. Ben sadece kendi düşüncelerime adapteyim. Bir konu varsa, her zaman kulağım açıktır, dinlerim. Ama önemli olan bu dönemde futbolcunun performansını göstermesidir. Benim düşüncem Bayern Münih'le devam etmek yönünde.
Bayern Münih Almanya'da sadece Bayernlilerin sevdiği, diğerlerinin ise sevmemenin ötesinde duygular beslediği bir takım. Bu da Bayern'in bir yerde, diğerlerinin başka bir yerde durduğunu ve kulübün büyüklüğünü gösteriyor. Bayern Münih oyuncusu olmak sana neler kattı, kariyerinde neleri değiştirdi?
Bayern Münih gerçekten son 15-20 yıldır çok büyük bir aşama yaptı ve diğer takımların da örnek aldığı bir kulüp haline geldi. Sadece saha içi başarılarıyla değil, hem ekonomik gücü hem de medyatik tarafıyla imrenilen bir konumda. Bayern Münih futbolcusu olmama gelince, bunun bana büyük faydaları oldu. Sadece internet sitesini ele alırsak, beş dilde yayın yapan bir site ve yılda 55 milyon kişi o siteyi tıklıyor. İnsanlar o siteyi tıkladığında "Hamit iyileşti, Hamit sakatlandı, Hamit gol attı" gibi benimle ilgili haberleri de görüyor. Bayern Münih'te ve üstüne bir de Milli Takım'da oynayan bir oyuncu olarak gündemden hiç düşmüyorsunuz. Milli Takım'daki performansımızla ilgili haberler de sitede yer alıyor çünkü.
Bayern'in antrenman maçları lig maçlarından daha ağır
Prestiji bir yana, oyununu geliştirme anlamında Bayern'in sana ne gibi katkıları oldu?
Hedefleri büyük olduğu için bir futbolcunun bonservisine yüksek bedeller ödeyebiliyorlar. Geçtiğimiz sezon transfere 100 milyon dolar harcadılar. Dolayısıyla çok kaliteli oyunculardan oluşan bir kadronun içinde yer alıyorsunuz. Biraz havalı gibi olacak ama bazı antrenman maçlarımız bile lig maçlarından daha ağır ve yorucu geçiyor. Böyle bir kadronun içinde yer alabilmek ve oynayabilmek için her gün üst düzeyde bir performans göstermeniz gerekiyor.
Takım arkadaşın Ribery ile hiç Galatasaray sohbeti yapıyor musun?
İlk geldiğinde bir ara o konu açılmıştı. Ribery Galatasaray'la ilgili hep olumlu şeylerden bahsetti. Bazen "Nasılsın, ne yapıyorsun?" gibi Türkçe kelimeler de kullanıyor. Galatasaray'da oynamış olmasını da kişisel gelişimi açısından büyük bir adım olarak görüyor.
Galatasaray Ribery'yi kaybetmekle neler kaybetti?
Futbolcular gelir gider, bu çok önemli değil. Ribery veya bir başkası… Ama benim düşüncem, kadrodaki futbolcuların hepsine aynı muamele yapılmalı. İnsan insandır çünkü. Kaliteli sporcu olabilir ama önemli olan bir sistem kurmak ve bu sisteme herkesin ayak uydurması. Tabii yıldızlar camiasında bu tip oyuncuların bazı avantajları olacak. Çünkü bu özellikleri yıllar boyu çalışarak kazanmışlar. Ama bugün Ribery'dir, yarın başka bir futbolcu olur. Önemli olan adam gibi çalışmaktır.
Ribery nasıl bir insan, nasıl bir oyuncu?
Ribery ile çok yakınız. İşini çok iyi yapıyor ve devamlılığı var. İnsanın böyle bir devamlılığı ve inancı varsa, saha içinde de fantastik bir futbol oynuyorsa bu saha dışına da olumlu yansıyor.
Lig de Milli Takım'ın seviyesine yükselmeli
Türk Milli Takımı'nın dünya futbolunda artık önemli bir yeri var. Ancak Türk futbolcular Milli Takım'la paralel bir popülerliğe sahip değil. İspanyol, Fransız, Hollandalı, Çek, Brezilyalı, Arjantinli çok sayıda oyuncu kendi liglerinin dışında önemli takımlarda oynuyor ama Türk oyuncular için aynı şey söz konusu değil. Sence bunun sebepleri neler?
Unutmamak gerekir ki biz yeni yeni bazı şeyleri kavrıyor ve uygulamaya çalışıyoruz. Türk futbolu 10-15 yıl önce Avrupa futbolunun 20-30 yıl gerisindeydi. Şimdi o yılları kapatmaya çalışıyoruz. Gençlerimize örnek olmaya çalışıyoruz. Böyle devam edersek, Avrupa Şampiyonaları ve Dünya Kupalarında bu performansı sergilersek, gelecek 5-10 yılda genç oyuncularımız bugünkünden çok daha fazla sayıda Avrupa takımlarında boy gösterebilecek. Ama dediğim gibi hâlâ bazı eksiklerimiz var. Sadece Milli Takım'la elde edilen başarılar yeterli değil. Çünkü sadece Milli Takım maçları değil, lig maçları da izleniyor. Dilerim o platformda da kendimizi geliştirir ve kısa zamanda mesafe alırız.
Beşiktaş'ın transfer ettiği Fabian Ernst yakından tanıdığın bir oyuncu. Hem karakteri hem de oyunculuğu hakkında neler söyleyebilirsin?
Bence Ernst iyi bir transfer. Devamlılığı olan bir futbolcu. Çok basit oynayan ve hem saha içinde hem de saha dışında zeki bir oyuncu. Göbekte çok iyi işler yapacağına inanıyorum. Futbolseverler bunu gelecek aylarda da yakından görebilecek.
Art arda iki maç yapacağımız İspanya, ayağa paslarla çabuk oynayan ve kaliteli oyunculara sahip çok güçlü bir rakip. Böyle bir rakip karşısında Milli Takımımız neler yapmalı sence?
Öncelikle kendi yeteneklerimize ve kendi oyunumuza konsantre olmamız gerekiyor. Bunu başarırsak, hocamızın vereceği taktikle İspanyolların açıklarını yakalayabiliriz. Evet, gerçekten de iyi futbol oynuyorlar ama bizimle karşı karşıya geldiklerinde çok zor anlar yaşayabilirler. Biz Avrupa Şampiyonası'nda kolektif oyunumuz ve inancımızla başarılı olduk. Madrid'de olsun, İstanbul'da olsun o havayı yakalayabildiğimiz takdirde her şeyi yapabiliriz. Ben bu maçlara pozitif bakıyorum.
İspanya karşısında avantaj ve dezavantajlarımız nedir?
Umarım arkadaşlarımızın hepsi hazır olur. Sakatlık problemi çekmeyiz inşallah. Kadromuz İspanya kadar kaliteli ve tecrübeli olmasa da bu açığı çok çalışarak ve isteyerek kapatabiliriz.
Milli Takımımız küçük takımlara karşı zaman zaman zorlanıyor. Mesela Estonya beraberliği gibi. Konsantrasyon eksikliği mi yaşıyoruz bu tip rakipler karşısında?
Avrupa Şampiyonası'ndan sonra aynı kadroyla eleme maçlarına çıkabilseydik daha farklı olabilirdi. Ama yeni arkadaşlar geliyor ve onların uyum sağlaması, hocayı anlaması ve çevreye ayak uydurması biraz zaman alıyor. Yine de çok fazla bir şey kaybettiğimize inanmıyorum. Avrupa Şampiyonası'ndaki havayı yeniden yakalayabileceğimizden eminim.
Almanya'da Türk Milli Takımı'na bakış nasıl? Almanlar Türk futbolu hakkında neler düşünüyor?
Almanlara karşı ilk yarıda oynadığımız futboldan çok etkilendiler. Zaten maç esnasında rakibimizin ne yapacağını şaşırdığını açıkça hissettik. Ama maalesef ikinci golü atamadık ve üzerine bir de gol yedik. Yaralanmış bir hayvanın et parçasıyla hayata dönmesi gibi bir şey oldu bu.
Milli Takım'daki en başarılı performansın hangisiydi?
Ben sadece bugünü yaşıyorum ve dün ne olduğunu unutmasam bile fazla ilgilenmiyorum. Önemli olan bugün ve yarındır. Evet, geçmişimde çok iyi maçlar da vardı, kötü maçlar da. Ben başından sonuna kadar yaşadıklarımın hepsinin zevkini çıkardım. Bu nedenle bir tek maçtan söz edemeyeceğim.
UEFA seni mevkiinin en iyi üç oyuncundan biri seçti. Bu seçim kariyerin açısından önemli bir adım sayılabilir mi?
Ben böyle düşünmüyorum. Çünkü o da geçmişte kaldı. Ondan sonra bir sakatlık yaşadım ve gündemden uzak kaldım. Sonrasında yeni şeyler yaşandı. Böyle şeyler güzel, hoş ancak çok da önemli olduğuna inanmıyorum.
Sakatlığın da zevkini çıkardım
Sakatlık nedeniyle Milli Takım'dan uzak kalmak seni nasıl etkiledi?
Fazla etkilemedi. Ben futbolu seviyorum ama futbolsuz da bir hayat olduğunu biliyorum. Elbette arkadaşlarımla beraber olmayı isterdim, çünkü dışarıdan seyretmek zor. Ama ben futbolda Avrupa Şampiyonası'ndaki olumlu şeyler bulunduğu gibi ters tarafında olumsuz şeyler olduğunu da biliyorum. Dolayısıyla sakatlık beni hiç etkilemedi. O zamanı farklı bir biçimde kullandım. Ruhumun da bazı şeyleri algılaması gerekiyordu. Bugünü o kadar hızlı yaşıyoruz ki, insan ruhu aynı tempoyu tutamıyor ve algılaması geride kalıyor. Dolayısıyla yeri geldiğinde o algıyı değerlendiremiyor. Onun için sakatlık dönemim de güzeldi. Sakatlığımın da zevkini çıkardım.
Ümit Milli Takım'da forvet arkasında oynuyordun. Şimdi seni daha çok sağ kanatta bazen bek, bazen de orta saha oyuncusu olarak izliyoruz. Hamit'in en iyi performans vereceği bölge neresi? Bu görev değişiklikleri seni nasıl etkiliyor?
Nerede oynadığınız, takımın kadro kuruluşuyla ilgili bir mesele. Yeri geldiğinde oyuncu her mevkide görev yapabilir. Ama ben kendimi orta sahada daha iyi hissediyorum. Bunu hocalarım da biliyor. Bana sorarsanız orta sahanın sağında, ön liberoda veya forvet arkasında oynamak daha avantajlı.
Süper Lig'de oynanan futbolun kalitesini nasıl buluyorsun? Anadolu takımlarının yükselişini nasıl yorumluyorsun?
Sivasspor olsun, Gaziantepspor olsun elde ettikleri başarıyı tebrik etmek lâzım. Ancak önemli olan bu grafiğin inişli-çıkışlı olmak yerine süreklilik kazanması. Bir yandan da gerçekçi olmak gerekiyor. Mesela İstanbul'da Galatasaray-Beşiktaş derbisini izledim ve çok üst düzeyde bir futbol göremedim. Bunu sadece bir örnek olarak söylüyorum. Türkiye'deki en büyük sorun, bütün hataların bir hakem hatasıyla kapatılmak istenmesi. Gerçekçi olmamız ve sadece bugünü değil, yarını da düşünmemiz lâzım.
Türkiye Ligi'nde hangi oyuncuları beğeniyorsun?
Ligde çok kaliteli futbolcular var. Milli Takım'daki arkadaşlarımızın hiçbirinin oyunculuk kalitesi tartışılmaz. Yabancılardan Fabian Ernst'i beğeniyorum. Tello iyi futbolcu. Alex'in başardıkları da tartışılmaz.
Almanya'da Hoffenheim'ın çıkışını nasıl yorumluyorsun? Bu takım nasıl bir projenin ürünü?
Çok akıllı bir hocaları var. Ben Schalke'deyken Ralf Rangnick'le çalışmıştım. Onların çıkışı Alman Ligi için de iyi oldu. Kaliteli bir takım, sistemi olan bir kulüp. Ama sonuna kadar devamlı olabileceklerine inanmıyorum. Başkanları aslında hobi olarak başlamıştı ama sonra iş ciddileşti. İş ve zevk birleşip ortada bir baskı ve beklenti de olmayınca inanılmaz şeyler başarıldı.
Türk gençlerinin, senin dönemindeki gibi Türk Milli Takımı'nı seçmesinin kolay olmadığını görüyoruz. Bunda Alman hükümetinin aldığı kararların da etkisi var. Son örnek Mesut Özil. Gurbetteki Türk gençlerini Türkiye yerine Almanya'yı tercih etmeye iten sebep nedir?
Ben hoşgörülü bir insan olduğuma inanıyorum ama bu konuda o kişileri anlamakta zorluk çekiyorum. Bir insan ya Türk ya Alman'dır. Tabii ki Almanların hakkını yememek lâzım. Onların okullarında eğitim aldık. Ancak bu tercihi yapan oyuncuları anlayamıyorum. Düşünceleri nedir, büyüdükleri ortamlar nasıldır bilemiyorum.
Sen de Almanya'da doğdun ve orada yetiştin ama Türkiye'ye karşı aidiyet duyuyorsun. Onlarsa "Biz Almanya'da doğduk ve oranın kültürüyle büyüdük" gibi bir argümanı öne sürüyor.
Bu argüman onlar için yeterliyse bence kolay bir açıklama olur. Tabii ki bu onların tercihi ve insanların kişisel kararlarına saygı göstermek gerekiyor. İnşallah bu kararlarından pişman olmazlar.
Thursday, January 08, 2009
Rıza Çalımbay: "Futbol rakip sahada oynanır"
Röportaj: Mazlum Uluç
Kulüp takımlarında teknik direktörlüğe 2001'de başladınız ve şu anda 7. takımınızın başındasınız. Bu durum bile ülkemizdeki istikrarsızlığın göstergesi sayılabilir. Türkiye'de teknik direktör olmanın zorluklarıyla söze başlayalım isterseniz.
İstikrarsızlık hastalığını teknik direktörlere değil yöneticilere bağlıyorum. Buna medya ve taraftarın düşünce yapısını da eklememiz gerek. Çünkü bir-iki kötü sonucun ardından bir baskı ortamı oluşturuyorlar. Yönetim de gereken desteği vermezse teknik adamın bırakıp gitmekten başka çaresi kalmıyor. Benim Beşiktaş'ta yaşadıklarım ortada. Orada 20 yıl futbol oynadım. En çok forma giyen, en çok şampiyonluk yaşayan oyuncu oldum, 10 sene kaptanlık yaptım. Beşiktaş'ta ben bile istifa ettiysem herkes eder. Sezonun ikinci yarısında işe başlayıp 17 maç oynadık ve 1 yenilgi alıp ikinci yarıyı lider tamamladık. Ertesi sezon istediğimiz transferler yapılamadı ama Avrupa'da iki tur atladık. Ligde de takım bir-iki takviyeyle düzelecek durumdaydı. Ama öyle bir baskı geldi ki, istifa etmek zorunda kaldım. Oysa yönetimin gerçekten arkanızda olduğunu hissetseniz yol devam edersiniz. Mesela ben Malmö maçında istifa ettim, başkan "Hayır istifa etme, arkandayız" dedi. Ama iki maç sonra değişen bir şey olmadığını görüp bıraktım. Eğer yönetim gerçekten arkamızda dursaydı devam edecektim. Bu bütün Türk antrenörler için geçerli. Ben Yıldırım Demirören'e de suç bulmuyorum. Çünkü bütün kulüp başkanları baskı altında.
Gelmek istediğim nokta şu aslında. Puan durumuna baktığımızda teknik direktör istikrarını sağlamış takımların üst sıralarda olduğunu görüyoruz. Bu gerçek ortada dururken bunca sirkülasyonun anlamı nedir?
Bizde sabır yok. Oysa bir antrenör ikinci sezon da görevine devam ederse mutlaka başarılı olur. Mesela Eskişehirspor çok iyi bir camia. Bu seneyi geçersek önümüzdeki sezon bambaşka bir takım oluruz. O zaman Eskişehirspor ilk beşe, hatta şampiyonluğa oynar. Ama bu sezon geçiş dönemi. Elbette kötü maçlarımız da olacak. İnsanlar sabır göstermez, hemen başarı isterse işler zorlaşır. Eskişehirspor'un 3-4 yıllık bir plan-programı olmalı. Akılcı transferler, ayrılacak bütçe ve altyapı yatırımlarıyla bu proje hayata geçirilirse yüzde yüz başarılı oluruz. Şöyle de bir gerçek var, başarıyı herkes sahiplenirken, başarısızlık antrenörün omuzlarına yıkılıyor. Oysa başarı gibi başarısızlık da paylaşılmalı.
Bu sezon başında başka teklifler de almış mıydınız? Eskişehirspor'u tercih etmenizin sebebi sıfırdan bir Rıza Çalımbay takımı oluşturma düşüncesi miydi?
Azerbaycan ve Kore'den de beni isteyen takımlar oldu ama Eskişehirspor'a söz vermiştim. Burada güzel bir ortam buldum. Transferleri ise ancak bütçemize göre yapabildik.
Takımı baştan sona kendiniz yaparsanız bu bir avantajdır. Ama iyi takım yapmak için iyi bütçe gerekir. Bu takımda Süper Lig tecrübesine sahip oyuncu sayısı çok az. Eğer bütçeniz sınırlıysa sıfırdan takım kurmak dezavantaja dönüşür. Çünkü hem istediğiniz her oyuncuyu alamazsınız hem de yeni kurulan bir takım olmanın uyum sorunlarını yaşarsınız. Bir çok oyuncumuzu ancak ligin başlamasına 10-15 gün kala transfer edebildik. Bunun sıkıntılarını da çektik. Ama önümüzdeki sezon bu sıkıntıların hiçbirini yaşamayız. Bu sezon 17-18 oyuncu aldık, seneye 5 transfer yaparız.
Ülkemizdeki teknik adamların yanında yönetimlerin de transferde söz sahibi olduğunu biliyoruz. Sizin transfer çalışmalarınız için yüzde yüz Rıza Çalımbay'ın ürünü diyebilir miyiz?
Alınmış bütün oyuncular benim istediğim oyuncular. Ama benim istediğim bütün oyuncuların alındığını da söyleyemeyiz. Mesela Fahri Tatan bize gelmeyi çok istiyordu. Ama Konyaspor'a 3 trilyona mal olan bu oyuncuya bizim bu kadar parayı verme imkânımız yoktu. Keza Ankaraspor'a giden Mehmet Çakır da öyle. Biz de bütçemize göre alabileceğimiz oyuncuları aldık.
Youla inandığım bir oyuncu
Youla transferiniz ilginçti. Beşiktaş'ta başarılı olamayan, Fransa'da iki sezonda adeta kayıplara karışan bir Youla'yı Eskişehirspor'a getirdiniz. Ona bu kadar güvenmenizin gerekçeleri neydi?
Youla, Beşiktaş'ta yaptığım en pahalı transferdi. 1 milyon dolara almıştık. Yönetim Ailton'u 3.5 milyon euroya aldı ama bunun benimle bir ilgisi yok. Üstelik bana göre gereksiz bir transferdi. Youla çok iyi bir futbolcu ama burada rahat bırakılmadı. O geldiğinde Carew de Beşiktaş'taydı. İyi bir santrfor daha alıp transferi kapatacaktık. Çünkü Youla'yı kullanacağımız maçlar vardı, kullanmayacağımız maçlar vardı. Ama Başkan, Carew'i satıp yerine istediğimiz gibi bir oyuncu alamayınca Youla'yı sürekli kullanmak zorunda kaldık. Maalesef Youla, Beşiktaş'ta istediği desteği bulamadı. Yine de giderken Beşiktaş'a para kazandırdı. Buna karşılık 3.5 milyon euroya gelen Ailton 250 bin euroya satıldı. Youla oynadığı zaman bir takıma maç kazandıracak bir oyuncu. Bugüne kadar attığı ve attırdığı gollerle bize 13 puan kazandırdı. En büyük eksikliği sezon içindeki devamlılığı. Gerçek performansıyla 20 maç oynasa 15'ini kazandırır. Onun Eskişehirspor'a çok şey vereceğine inanıyordum. Ama en önemlisi gayret etmesi ve şehrin de ona gereken desteği vermesi. Çünkü böyle bir futbolcunun Eskişehirspor'a gelmesi kolay değil. Zaten bonservisini de alamadık, ancak kiralayabildik.
Youla'nın futbolla barışmasını sağlarken neler yaptığınızı merak ediyorum.
Sadece ona güvendiğimizi ve ihtiyacımız olduğunu söyledik. "Kendi kariyerin için de oynaman gerekiyor" dedik. O da şehri sevdi, kendisine gösterilen sevgiyi gördü ve bu sevgiye karşılık vermeye çalışıyor.
Oyuncular, sevdikleri teknik direktör için ellerinden gelenin fazlasını yaptığını söyler. Dolayısıyla oyuncuyla iyi diyaloglar kurmak önemlidir. Siz oyuncularınızla ilişkilerinizi nasıl yönetiyorsunuz?
En büyük avantajım futbolun içinden gelmiş olmak. 20 yıllık futbol yaşantımda bin tane şey gördüm. Bir antrenörün futbolcuya nerede, nasıl davranması veya davranmaması gerektiğini gayet iyi biliyorum. Oyuncunun antrenörünü sevdiği için daha yüksek performans göstermesine katılmıyorum. Çünkü bu futbolcunun işi. Bir profesyonelin, antrenörü kim olursa olsun varını yoğunu ortaya koyması gerekir. Ben her zaman oyuncularıma çok iyi niyetle yaklaştım. Forma kimin hakkıysa ona verdim. Aralarında asla ayrım yapmadım. Mesela Ankaragücü'ne gittiğimde oyuncuları görmek için bir hazırlık maçı almıştım. Yedeklerin arasında bir çocuk gördüm, süperdi. Ama o güne kadar hiç oynatılmamıştı. Üç gün sonra çıkarıp lig maçında oynattım. O oyuncu şimdi Trabzonspor'da oynuyor; Umut Bulut. Servet'i Denizlispor'a Kartalspor'dan aldım. Ersen Martin'i Siirt'ten, Zafer Biryol'u Şekerspor'dan aldım. Demek istediğim şu; ben formayı asarım, kim iyiyse o alır ve giyer. Zaten hiçbir antrenör kendisine yaramayan oyuncuyu sahaya çıkarmaz.
Başarı ligin sonunda ölçülür
Biraz da futbol felsefenizden bahsedelim. Yeni kurulmuş bir takımsınız ve önünüzde almanız gereken daha çok yol olduğunu biliyoruz. Bu yolun sonunda ortaya çıkacak Eskişehirspor nasıl futbol oynayan bir takım olacak?
Eğer bu sezonu geçersek önümüzdeki sezon yukarıya oynayan bir takım olacağız. Bunu yönetimle de konuştum. Önümüzdeki sezon böyle bir takım olmayacaksa ben de olmam. Bunu da çok az transferle yapabiliriz. Eskişehirspor'a gelirken parayı pulu bir kenara attım. Benim için önemli olan başarı. Başarıyı da ligin sonunda ölçmek gerekir. Başarı Avrupa kupalarına gidebilmektir. Ben Denizlispor'da düşmekte olan bir takımı alıp Avrupa kupalarına götürdüm. Lyon, Sparta Prag ve Lorient'i eleyip Avrupa Şampiyonu Porto'ya elendik. Başarı budur. Ben iddia ediyorum, Eskişehirspor'la bu sezonu geçtiğimiz zaman önümüzdeki sezon yukarıya oynayan bir takım oluruz.
Yukarı oynama hedefinizi anlıyorum. Ama bunun farklı şekilleri var. Kimisi sonuçlarla iyi futbolu birleştiriyor, kimisi sadece sonuca odaklanıyor. Eskişehirspor bu anlamda nasıl bir takım olacak?
Ben hep atak düşünen bir teknik adamım. Her maçı en az üç forvetle oynuyoruz. Futbolun ileride oynanması gerektiğine, defans yapılarak maç kazanılmayacağına inanıyorum. Bu nedenle top ne kadar rakip sahada olursa, biz ne kadar atak düşünürsek kazanmaya o kadar yakın olduğumuza inanıyorum. Tabii bu, defans tedbirlerinden vazgeçmek anlamına gelmiyor. Benim takımım 10 kişi de kalsa yine atağı düşünürüm. Eğer 10 kişi kaldığınızda kapanırsanız zaten önünde sonunda golü yersiniz. Bunun için oyunu mümkün olduğunca ileride oynamak gerekir. Onun için de kadronuzu buna göre kurmanız, sezon başı antrenmanınızı, fizik-kondisyon çalışmanızı buna göre yapmanız lâzım. Ben eksik takımla çok maç kazandım. Beşiktaş'tayken Fenerbahçe'yi kalecisiz, Denizlispor'u da 9 kişiyle yendik. Ankaraspor'da Trabzonspor'u 10 kişiyle mağlup ettik. Hem de yenik durumdayken 3-2 kazandık.
Mücadele etmeyene tahammülüm yok
Fenerbahçe ve 3-0 geriden gelip kazandığınız Denizlispor maçlarından sonra herkes "Rıza Hoca kendi futbolcu kişiliğini takımına da yansıtmış" denildi. Aslında her teknik adam böyle bir takım oluşturmak istemez mi? Gerçekten de teknik direktörün karakterinin buna bir katkısı var mıdır?
Elbette vardır. Bir kere ben çok hırslı bir adamım. O yüzden de sahada mücadele etmeyen, silik duran oyuncuya tahammül edemem. Oyuncu kötü de oynasa mücadele etmeli. Onlara, "Hata yapabilirsiniz, gol kaçırabilirsiniz, top da kaptırabilirsiniz, ama oyundan kopmayacak, sonuna kadar mücadele edeceksiniz" diyorum. Yüreklerini ortaya koymalarını istiyorum. Bunun anlamı da sürekli sağa-sola koşturmak değil. Akıllı olacaklar ve saha içinde ne yapacaklarını bilecekler.
Sezon başında ilk 5 haftada galibiyet alamadınız. Bu dönemde umutsuzluğa düştüğünüz, "Acaba bu iş olmayacak mı?" dediğiniz oldu mu?
Hayır. Her zaman "İyi oynuyoruz, ama skora yansıtamıyoruz. Sabredersek sonuçlar da gelecek" dedim. Tabii o zaman tepkiler başlamıştı. Yönetim ve taraftar tedirgin olmuştu. Bense onlara sabır tavsiye ettim.
Aslında bu örnek bile sabrın ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor değil mi?
Türkiye'de ne yazık ki meseleler yanlış değerlendiriliyor. İki galibiyet alıyorsunuz, göklere çıkartılıyorsunuz, iki yenilgiden sonra "Hadi bu adamı gönderelim" deniliyor. Oysa önemli olan son noktada nerede bulunduğunuz.
Eskişehirspor'un tüm Türkiye tarafından izlenen ve takdir toplayan ilk maçı Galatasaray karşılaşmasıydı. O maçta neler yaşadığınızdan söz eder misiniz?
Size belki ilginç gelecek ama o maçtaki oyun ve skor benim açımdan normaldi. Futbolculuk hayatımda da teknik direktörlük hayatımda da büyük maçların daha kolay olduğunu gördüm. Bu tip maçlara oyuncu zaten çok iyi konsantre oluyor. Önemli olan yakalanan pozisyonları değerlendirmek. Benim takımım o gün gerçekten mükemmel oynadı, oyundan hiç kopmadı ve eline geçen pozisyonları da iyi değerlendirdi.
Galatasaray ve Fenerbahçe maçındaki oyunu tüm karşılaşmalara yaydığınız söylenemez. Acaba büyük maçların dışındaki karşılaşmalarda bir konsantrasyon sorunu mu yaşıyorsunuz?
Ortam futbolcuyu o hale getiriyor. Diyelim ki Kocaelispor'la maçınız var. O hafta boyunca 3-4 gazeteci antrenmana gelir, seyreder ve gider. Ertesi hafta Galatasaray maçınız varsa antrenmanda 20 gazeteci vardır. O güne kadar aramayan gazetecisi, televizyoncusu arar. Antrenmana tatlılar getirilir, dernekler toplanır, taraftarlar gelir. Bu ortam oyuncuyu ister istemez büyük maça konsantre eder. Teknik adamlar için en ciddi tehlike, dört büyük takımın dışındakilerle oynadığınız maçlardır. Biz o maçlarda oyuncuların üzerine daha fazla düşüyoruz ama ne yaparsanız yapın iş yine oyuncuda bitiyor.
Türk futbolcusu profesyonel değil
Bu konuda biraz şikâyetçisiniz galiba.
Futbolumuzun en önemli problemlerinden biri, Türk futbolcusunun profesyonelliği bilmemesi. Ne zaman yatacağını, ne zaman dinleneceğini, nasıl besleneceğini bilmiyor bizim oyuncumuz. Aşırı duygusallar ve en küçük olaylardan etkileniyorlar.
Aslında son 20 yıla bakıldığında siz ve Bülent Korkmaz, profesyonel hayat tarzının bir oyuncuyu hangi noktalara taşıyacağı konusunda çok önemli örneklersiniz. Sizce oyuncular bu örneklerden de ders çıkartamıyor mu?
Benim en büyük avantajım futbolculuktan gelmek diyorum ya… Oyuncularımı sürekli uyarıyorum. Hayat 33 yaşından sonra da var. Futbolu bıraktıktan sonraki hayatınıza yatırım yapacaksınız. Bunu sadece para anlamında söylemiyorum. Karakterinizle, kişiliğinizle de futboldan sonraki hayatınız için seçilecek insan olmalısınız. Futbolun gerektirdiği çok önemli bir şey daha var; hem gezip tozayım hem de gelip top oynayayım diye düşünürseniz olmaz. Futbolculuk fedakârlık ister. İngiltere'ye gittim, aylarca kalıp takımları izledim. Aramızdaki tek fark, onlar bizden daha profesyonel. Yetenek olarak onların önündeyiz ama bizde profesyonellik diye bir şey yok. Adam 11'deki antrenmanına 9'da geliyor, kahvaltısını yapıyor, antrenmandan sonra dinleniyor, yemeğini yiyor, bir daha dinleniyor, sonra evine gidiyor.
Bizdeki durum nasıl peki?
Bizdeki oyuncu 11'deki antrenmana ancak yetişir, öncesinde apar-topar bir şeyler yer. Antrenman bittiğinde siz ne zaman giyindiğini bile anlayamadan çekip gider. Bu ülkede ayağı sakat oyuncu, iyileşmesi için gereken buz tedavisini bile yapmıyor. Şimdi biz bunlarla uğraşıyoruz. Eskişehirspor'daki arkadaşlarımıza da profesyonel hayatta neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Bizim antrenmanımız saat 11'deyse, en geç saat 9'da kahvaltı biter.
Altyapılar ustalara emanet edilmeli
Bu ortamı kim, nasıl değiştirecek?
Biz değiştireceğiz. Bunun için de meseleye altyapıdan el atmak gerekiyor. Türkiye'deki en önemli yanlışlardan birisi altyapının başına en deneyimsiz antrenörlerin getirilmesi. Halbuki en önemli yer orası. Altyapının başına deneyimli, antrenörlüğün zirvesine çıkmış adamı getireceksiniz. Parasıyla, eğitimiyle, tesisiyle tüm ağırlığınızı altyapıya vereceksiniz. Profesyonelliğin ne olduğunu tüm bilimselliğiyle çocuklara anlatacaksınız. A takım kadrolarına beslenme uzmanı alıyoruz. İyi, güzel de beslenme uzmanı 25 yaşından sonra oyuncuya ne verecek? Alın beslenme uzmanını altyapıya koyun. Türk futbolunun kurtuluşu tek kelimeyle altyapıda. Eskişehirspor'da da önümüzdeki sezondan itibaren önemli altyapı yatırımları planlıyoruz.
Birkaç sezondur Anadolu takımlarının zirveyi zorladığına şahit oluyoruz. Anadolu'dan bir şampiyon çıkabilir mi?
Neden çıkmasın? Benim en büyük idealim bir Anadolu takımını Avrupa'da oynatmaktı. Bunu Denizlispor'la başardım. Geçtiğimiz sezon Sivasspor'un şampiyon olacağına inanıyordum. O kadroda bu potansiyeli görüyordum. Ama inanmak lâzım. Bu sezon Trabzonspor'un açık ara şampiyon olacağına inanıyorum. Biz de önümüzdeki sezon kesinlikle şampiyonluğa oynarız.
"Keşke takımımda olsaydı" dediğiniz oyuncular var mı?
İsim vermem doğru olmaz ama Türkiye'de gerçekten çok kaliteli oyuncular var. En çok sevdiğim oyuncu tipi her an skoru değiştirebilecek oyuncular. Takımınızda bu tip en az iki-üç oyuncu bulunması gerekiyor.
Gelecekteki hedefleriniz neler? Avrupa'da takım çalıştırmak gibi bir amacınız var mı?
En büyük hedefim bu. Bir gün kesinlikle yurt dışına gideceğim. Kendimi buna hazırlamak için İngilizce öğrendim.
Bir teknik direktör olarak lig organizasyonunda en çok şikâyet ettiğiniz konu nedir?
Hakemlerin tavırlarından çok şikâyetçiyim. Hakemlerin maç yönetiminden çok canımız yandı. Ama bunlar önemli değil. Görmediler veya göremediler. Ancak takındıkları tavır çok yanlış. En küçük bir teknik alan ihlâlinde veya itirazda hemen tribüne gönderilmekle tehdit ediliyorsunuz. Bence bu sezon bir sürü hakem ve teknik direktör birbirlerini suçlayacak. Hakemlerin teknik adamlara bazı konularda yardımcı olması gerekiyor.
Yaptığım iyiliği reklam etmem
Bazı öğrencilere burs verdiğinizi ve Sivas'ta bir okul yaptırdığınızı duyduk.
Okul değil de köprü yaptırdım. Ama bu önemli değil, çünkü köyüme borcumdu, bu borcumu ödedim. Yaptığı iyilikleri reklam eden birisi değilim. Bu açılışa Valiyi davet etmemin nedeni, başka insanların da görüp örnek almasını sağlamaktı. Bir de köylüler ilk defa Vali gördüler ve çok mutlu oldular. Dediğim gibi, köprü yaptırmak ya da burs vermek hiç önemli değil. Bu konuları konuşmak da istemem. İmkânı olan her insanın yapması gereken şeyler bunlar.
İstanbul Tenis Kulübü'nün şampiyonu olmuşsunuz. Tenise ilginiz nasıl başladı ve bu düzeye nasıl geldiniz?
Beni tenise başlatan Sami Çölgeçen ağabeydir. Ümit Milli Takım'da çalıştığım dönemde bana tenis öğretmişti. Gerçekten çok asil ve güzel bir spor. Hiç ders almadım ama çok çalışıp sürekli oynayarak kendimi geliştirdim. Tabii ki çok iyi bir tenisçi olduğumu söyleyemem. Sadece spor olsun diye turnuvalara girdim ve şampiyon oldum. Bunun yanında basketbol oynamayı da çok seviyorum.
İki kızınız var. Onlar da sporla ilgileniyor mu?
İkisi de tenis oynuyor. Biri çok iyi basketbolcuydu ve Beşiktaş'ta lisanslı oyuncuydu ama bıraktı. İki kızım da Bahçeşehir Üniversitesi'nde iç mimarlık okuyor. Onların sadece eğitimi için değil iyi insanlar olması için çabalıyorum.

